Nafarat: Türkiye’den Almanya’ya yolculuk. Bölüm 3.2 Balkan Yolu: Sırbistan

Bu 11 Suriyeli ve 1 Fransız dostun hikayesi. 15 Temmuz-15 Ağustos tarihleri arasında, Türkiye’den Almanya’ya olan yolculukları sırasında, sınırları geçerken, tuttukları günce.

***

(Arapça’da Nafar isimsiz olan, hakları bulunmayan, kalabalık arasında yalnızca bir numarayı ifade eden anlamına geliyor ve kaçakçılar müşterilerini Arapça böyle adlandırıyor. “Sadece bir para kesesi”).

Bölüm 3: Balkan Yolu

Sırbistan (2/3)

noborder

Yunanistan-Makedonya sınırından bindiğimiz tren bizi Sırbistan sınırına yürüme mesafesiyle 10 dakika uzakta bıraktı. Karanlıkta, beş yüz civarı kişi tren rayları üzerinde yürümeye başladı. Bütün o yürüyen gölgeler ve etrafı saran atmosfer tamamıyla gerçek dışıydı. Bir aciliyet duygusuyla çalılıklar ve su birikintileri boyunca ilerliyorduk, herkes kendi grubunun üyelerine göz kulak oluyordu. Kendini daha güçlü hissedenler çocukları taşımaya yardımcı oluyordu. Bazılarımız daha iyi donanımlıydı ama bazıları ayağında terliklerle ya da bebek arabalarını itekleyerek geliyordu peşimiz sıra.

Yarım saat sonra hareketli bir takım ışıklar seçebildik. Bu yöne doğru ilerlemeye devam ettik çünkü sınıra ulaşmayı umuyorduk. Öte yandan başka bir seçeneğimiz de yoktu. Fakat bu ışıklar başlıklı bir grup polisin lambalarına aitti, yolumuzu kesip tek kelime etmeden bizi tren raylarının yanındaki boş bir arazinin ortasına topladılar. Bir gün öncesinden yüz kişi halihazırda orada alıkonulmuştu. Kamp ateşlerinin etrafında oturmuşlardı. Sırp polisinin kendilerini Makedonya’ya geri göndermekle tehdit ettiğini ama orda kaldıklarını, beklediklerini söylediler. Her halükarda geceyi orada geçirip ertesi gün sınırı geçmek için şanslarını denemeyi planlıyorlardı.

Bizden sonra hala birbiri ardına tren yolcuları geliyordu ve bu polisleri dikkatlerini dağıtmaya yetecek kadar oyalıyordu. Bu yüzden, el çabukluğuyla bu fırsatı değerlendirip bu aydınlık geceden (dolunaylı bir geceydi) de yararlanarak beklemeden sınırı geçmeye karar verdik.

Yolcu kalabalığının arasından gerisin geriye gittiik ve geçişimize başladık. Tren raylarından uzaklaştık ve telefonlarımızdaki GPS’in rehberliğinde dört saat boyunca yürüdük, koştuk ve çalılıklar arkasında saklandık.

Eğer sınırdan sonraki 5 kilometre boyunca yakalanırsanız hala Makedonya’ya geri gönderilebilirsiniz. Bütün gece süren stres ve yürüyüşün ardından isteyeceğimiz son şey bu olurdu. Bu yüzden ilk köye, bir kamp bulup kaydolabileceğimizi umduğumuz Presevo’ya kadar yürümeye devam ettik.

Seyahatin her adımını açıklayan (çoğunluğu Suriyeli ama Mısırlı, Filistinli ve Iraklıların da yer aldığı) 75.000 üyelik bir Facebook sayfası var. Burada pek çok bilgi paylaşılıyor. Kaçakçılarla, polisle, otellerle, sakınılması gereken yerlerle, tren biletlerinin fiyatlarıyla vs. ilgili her şey. Bunların yanında deniz durumu, yolda hayatını kaybedenlerin sayısı ve farklı Avrupa ülkelerindeki sığınma koşullarıyla da ilgili bir şeyler bulmak mümkün. Hatta yoldaki kişilerin “selfie” fotoğrafları da var. Bu sayfa şu an yaşanan muazzam göç akınının ve onun sanal devriminin bir yansıması. Bir yıl önceye kadar göçmenler kendilerini saklıyorlardı, en yakınlarıyla bile gelecek seyahatleriyle ilgili konuşmuyorlardı. Hatta birbirleriyle şifreler kullanarak haberleşiyorlardı. Ama bugün kaçakçılar bile Facebook sayfalarında kendi reklamlarını yapıyor, internette her yerde göçmenler fotoğraflarını paylaşıyor ve tüm ayrıntılar telefonda açıkça konuşuluyor. Biz de bu Facebook sayfasından hangi köye yürümemiz gerektiğini öğrenmiştik.

Presevo tren istasyonuna varmaya bir kilometre kala bir Sırp genci bizi kişi başı 50 Avro’ya taksiyle götürmeyi teklif etti. İddia ettiğine göre polis bizi orada yakalarsa doğrudan Makedonya’ya geri gönderirmiş. Ona inanmadık ve on beş dakika sonra bir baktık ki kampın girişindeyiz.

Orada polise kaydoldup yola devam etmemize izin verecek bir belgeyi alabilmek için beklemek zorundaydık. Kaldırımdaki kuyrukta toplamda iki gün boyunca bekledik. Sokakta, yerde uyuyarak ve tatsız ama fiyatı el yakan sandviçleri yiyerek; ki bu sandviçler sıradaki yerimizi kaybetmeden bulabileceğimiz tek yiyecekti. Görünen o ki köyün gençliği buradaki karaborsa yoluyla, durumdan kendilerine fayda çıkarmaya çalışarak geçiniyordu. SIM kart satıyorlar, orada iki üç gün beklemek yerine olabildiğince çabuk Macaristan’a geçmek isteyenlere kendi araçlarıyla taksicilik yapmayı teklif ediyorlardı, vs.

Sırbistan’da polis, göçmenlere topraklarında 72 saat bulunmaya izin veren bir belge dağıtıyor. Bu belge olmadan bir trene binmek ya da merkezde bir otelde oda tutmak mümkün değil. Bu yüzden felaket koşullara rağmen orada beklemeye karar vermiştik biz de. Şansımıza kampın yakınında “yıkanabileceğimiz”, giysilerimizi yıkayıp plastik şişelerimizi doldurabileceğimiz bir cami vardı.

İki günlük bir bekleme süresinden sonra en sonunda kampa girmemize izin verildi. İçeri girdikten sonraysa dışarı çıkmak imkansızdı. Burası alenen askeri bir açık hava cezaeviydi. Önce tamamiyle aranıp tıbbı bir muayeneden geçtik ki saatlerce bekleyip şu meşhur yolumuza devam etmemizi sağlayacak kağıdı alabilelim. Kampta yine tuvaletler leş gibiydi ve kadın ve çocuklara verilen yiyeceklerin son kullanma tarihleri geçmişti. Bu durumda gerginlik artıyor, herkes birbirini geçmeye çalışıyor ve farklı topluluklar arası ırkçılık tavan yapıyordu: “Bu Afrikalılar da ne bok yiyor burada, biz savaştan kaçıyoruz!”, “Bizim bu şekilde muamele görmemizin tek suçlusu bu Suriyeliler!”. Her bir milliyet bir diğerini suçluyor ve atmosfer gittikçe daha da baskıcı oluyordu.

Gerekli kağıdı aldıktan sonra serbest bırakıldık ve bir kez daha bir tren beklemeye koyulduk, bu sefer Belgrad’a. Bazı Sırp gençleri hala bize ne satabilirlerse satmaya çalışıyordu. Bir yandan da yolda göçmenlere saldırıp paralarını çalan çeteler olduğu söylentisi yayılıyordu.

Saat gece iki civarı en sonunda yine içeride bilet kontrolörünün normal fiyatının iki katına bilet satmaya çalıştığı (ve yine tren istasyonundan bilet alamamıştık) bir “özel nafarat treni”ne bindik. Fakat bu sefer Makedonya trenindeki deneyimimizle güçlenmiş olarak hazırdık ve küçük devrimimizi başlattık. Fiyatın 12 Avro olduğunu biliyorduk ve her bir kompartımana gidip herkese biletçinin istediği 20 Avro’yu ödememelerini söyledik. Bilet kontrolörleri fena sinirlenmişti ama bu mini isyan örgütlenmesinin karşısında hiçbir şey yapamadılar. Gülümseme sırası bizdeydi! Gecenin bir yarısı bizi polisi aramakla tehdit ederek 30 Avro daha almak istediler. Şüphe yok ki bu iddia daima korkutulan yolcularda genellikle işe yarıyor. Ama bu sefer bizim stratejimiz işe yaradı ve kimse ödemedi. Bize ne, istersen polisi ara! Biz Belgrad’a ulaşana kadar tekrar ortaya çıkmadılar.

***

“11 Nafar ve 1 İnsan”

Biz 12 kişilik bir grubuz. Türkiye ya da Suriye’de tanışmış ve Avrupa’ya beraber gitmeye karar vermis 12 umut ve hayalle dolu genç insan. Grubumuzda bir doktor, bir hakim, iki mimar, bir avukat, bir ressam, bir tasarımcı, bir sinemacı, bir sosyal çalışmacı, bir aşçı ve bir ilkyardımcı bulunuyor. Grubun yarısı eğitimini savaş yüzünden tamamlayamadı. Çoğumuz Türkiye’ye, denizi geçmekten yana şansını denemeye karar vermeden birkaç sene önce geldi. Fakat Türkiye’de kalmak demek, yasal olarak çalışma ya da okuma şansının hiç olmadığı bir yerde kalmayı kabul etmek demek. Durum değişsin diye beklemeyi kabul etmek, sadece beklemek demek. Ancak gençliğimiz uzun sürmeyecek. Grubumuzda on bir Suriyeli var. Bir de Fransız. Onun için, pasaportu sayesinde, bütün sınırlar açık. Bu sistemde o bir insan, onun nerede isterse orada olma hakkı ve imkanı var. Farklı sebeplerden dolayı, fakat ortak olan bu deneyimi hep beraber yaşama arzusuyla İstanbul’u terkettik ve şu anda “nafarat”ların da tekrardan insan olabileceği bir ülkeye doğru yola koyulduk. Amacımız bu, en azından.